|
Yanlış duymadınız!
Evet “CENNET” on adım yakınınızda.
Yani on adım atacak ve cennete gireceksiniz.
Bu duyuru şaka değil, gerçek ve garantili bir müjdedir sizlere.
Garantisi: Allah (c.c.) ve O’nun sevgili Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) dir.
Şimdi cennet hakkında biraz bilgi verelim.
Bir yer düşünün!
O yer, uçsuz bucaksız yerle gök arası bir yer.
Uçsuz bucaksız bahçeler; şırıl şırıl ırmaklar, çok odalı köşkler ve yine o köşklerin altından akan ırmakların şırıltısı, kuş seslerinin nağmeleri ve kuş etlerinin enfes tatları… altınlar, gümüşler, inciler mercanlar, ipekler, atlaslar, huriler, hizmetliler, meyveler, meşrubatlar, dostlar ve sevgililer, ulu yüce (karizmatik) kişiler ile dostluk ve sohbetler…
Dahası: “…hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan zihninin hayal edemediği/edemeyeceği mutlulukların, tatların ve hazların…”[1) yaşanıp tadına varılacağı bir yer hayal edin.
Ve dahası: “İşte onlardır Allah’a yaklaştırılanlar; nimet cennetlerinde. Çoğu öncekilerden, bazı da sonrakilerden (olan mutlu insanlar), altın ve cevherlerle işlenmiş tahtlar/koltuklar üzerindedirler. Onların üzerine karşılıklı yaslanırlar. Çevrelerinde ebedî hayata erdirilmiş gençler dolaşır. Akıp giden şarap kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle. (Bir şarap ki) Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir. Beğendikleri meyveler, canlarının çektiği kuş etleri, iri gözlü hûriler, saklı inciler gibi. Yaptıklarına karşılık olarak. Orada ne boş bir söz, ve ne de günâha sokan bir laf işitirler. Duydukları söz yalnız: ‘gıylen selâmen-selâmâ’ (selâm, selâm) dır.” (Vakı’a:11-26)
Orada ne gam ne keder var. Maddî manevî âfetlerden, hoşa gitmeyen olumsuzluklardan korunmuş bir yer; yani sizin canınızı sıkacak; savaş, hastalık, stres, dedikodu, kıskançlık ve geçim darlığı gibi kötü etkilerden hiçbir eser yok. Sadece yiyip içme ve dostlar arasında “selâm” var.
Oranın bir adı: “Dârüsselâm” (Mutluluk Yurdu) dır. (En’âm 6/127; Yûnus 10/25)
İşte, siz oraya “selâm/ mutluluk yurduna” varis olan seçkin/ şanslı kişilerden birisiniz. Genel anlamda vâris olduğunuz yerin adı: “CENNET” tir.
Evet orası “Cennet!”
Cennet; “örtmek gizlemek” anlamındaki cenn kökünden isim olup “bitki ve ağaçları ile toprağı örten” anlamına gelir. Âhiret hayatında mü’minlerin ebedi saadet yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının sebebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini insan idrakinden gizlenmiş olması şeklinde açıklanmıştır.
“Cennet, girift ağaçlardan örülü içine girilmeden zemini görülmeyen bahçedir”.
“…Dinde cennet, dünya gözüyle görülmeyen, Hakk’ın gaybında gizli, ahiretteki sevap ve ödül yurdunun adıdır. Bu ebedî bahçe, öyle güzel bir yerdir ki, altından yani yamaçlarından veya zeminin içinden ırmaklar akar. Orada sular öyle kuyulardan ve çeşmelerden sağlanmaz, her yanında ırmaklar akar. Ama orada bol olan sadece su değildir. Orada bal ırmakları, sarhoş etmeyen şarap ırmakları da vardır. Her şey öylesine boldur (ki) orada.
Bir ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
“O cennetlerdeki herhangi bir meyveyi yediklerinde: ‘Bu daha önce de rızıklandığımız /yediğimiz şeydir’ derler.” (Bakara:25)
Âhirette verilecek rızıklar meyveler, şekil ve ad bakımından dünyadaki rızıklara, meyvelere benzerler fakat tat ve lezzet bakımından değişiktirler.
Cennete vâris olan muttaki/seçkin kullarına C. Allah, şöyle bir şarabın (meşrubatın) içirileceğini haber veriyor:
“Berrak, içenlere lezzet veren bir içki ki onda ne sersemletme var ne de onunla sarhoş olurlar.” (Saffât;19) Yine onlara; daha geniş ve daha çeşitli şu ikramlarda bulunur C. Hak:
“Allah onları, o günün şerrinden/sıkıntılarından korumuş, onlar(ın yüzlerine) parlaklık, (neş’e), (gönüllerine) sevinç vermiştir. Sabrettiklerinden dolayı cennet ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada divanlar/koltuklar üzerinde yastıklara dayanırlar, orada ne (yakıcı) güneş görürler, ne de dondurucu soğuk. Cennetin gölgeleri üstlerine yaklaşmış, meyveleri de aşağı eğdirildikçe eğdirilmiştir. Yanlarında gümüşten kaplar, billûr kupalar dolaştırılır. Gümüşten öyle kadehler (var) ki, onları istedikleri ölçüde takdir etmişler (istedikleri kadar doldurmuşlar)dir. Onlara orada, karışımı zencefil olan kadehten içirilir; bir çeşme ki, adına ‘Selsebîl’ denir. Çevrelerinde de (öyle) ölümsüz gençler dolaşır ki, onları görsen, kendilerini saçılmış inci (taneleri) sanırsın. Orada neye baksan bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. (Cennet ehlinin) Üzerlerinde de yeşil ince ipek ve kalın ipek giysiler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki içirmiş (ve şöyle demiş)tir: “Bu sizin mükâfatınız/ ödülünüz; çalışmanızın karşılığı (olarak) verilmiştir.” (İnsan;11-22):
Aslında cennet ve nimetleri anlatmakla bitmez. Bu dünyada hiç kimse cennetin künhüne/tamamına vakıf olamaz. Ancak C. Hak Teâlâ’nın K. Kerim’de bize haber verdiği ve Hz. Peygamber (S.A.V.)'in anlatımıyla az bir bilgiye sahip olabiliriz. Cennet hakkında K. Kerim'de ve Hz. Peygamber (a.s)'in mübârek sözlerinde çok sayıda âyet ve hadis mevcuttur. Âyetlerden ve Hadis-i şeriflerden yola çıkarak, İslâm ilim dallarının hepsinde Ülemâ’nın yorumları da epey yer tutmaktadır. Ancak, söz konusu âyetlerin tamamını veya Hadis-i şeriflerin hepsini buraya aktarmak bu yazının sınırlarını aşar.
Cennet uçsuz bucaksız bir alandır. O kadar ki, yerle gök arası bir alan…
Siz cenneti üzerinde yaşadığımız dünya gibi düşünün! Ama sınırları belli olmayan bir yeni dünya. Zaten öbür dünya dediğimiz alem de burada (yani üzerinde yaşadığımız dünyada) kurulacaktır… C. Allah (c.c.):
“Hatırla ki, o gün, yer başka yere, gökler de başka göklere çevrilecek ve insanlar bir ve kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarılacaklardır.” (İbrahim; 48).
İşte bu ayette geçen “çevrilecek” sözüyle, C. Allah bu dünyayı yeniden dizayn edeceğini haber veriyor. Ve yine insanlar, kıyamet günü kabirlerinden kalkarken“yerden ot biter gibi diriltileceklerini/kalkacaklarını” ve yine (Âdiyat:9'da) haber verilen: “Fakat bilmez mi ki kabirlerin içindekiler (deşilip) çıkarıldığı zaman”ı ve insanların başka bir yere taşınacaklarına ait hiçbir âyet’in olmadığını da düşünürsek; cennetin de cehennemin de bu dünyada olabilme olasılığı büyüktür. Zaten âlimlerin görüşü de böyledir…
Bu kısa bilgilerden sonra şöyle diyebiliriz;
Âhiret hayatıyla ilgili yaşanılacak iki yer var; bunlardan biri cennet biri de cehennem. Söz konusu cennetin de cehennemin de tabakaları vardır.
Cehennem, 7 kat ve en sonu aşağıların aşağısı anlamına gelen “ESFELE SAFİLİN”dir.
Cennetin tabakalarına gelince, o da 7 kat, veya yedi bölge olarak düşünebiliriz. Dünyada insanlar, inanç ve amel bakımından çeşitli olduğu için, cennetin veya cehennemin her tabakasına da adam lazım. Başka bir ifade ile insanlar, Allah’a inanıp inanmama ve itaat/ibadet edip etmeme bakımından, ya cennete ya da cehenneme giderler. Yani her insan, yaptığı işe göre; ya cehennemin katlarından birine yerleştirilip azap görecek, veya cennetin semtlerinden birine hak kazanarak orada ebedî mutluluğa erecektir. Zaten Peygamber Efendimiz de öyle söylemiyor mu:
“Allah, sizin kalıbınıza ve malınıza bakmaz, O sizin iman edip etmediğinize ve ne iş yaptığınıza bakar.” Yani yaptığınız işler, salih amel cinsinden (C. Allah’ın onayından geçebilecek bir iş) mi ona bakar.
Cennetin Tabakaları veya Semtleri:
1-Naim cenneti:
2-Adn cenneti:
3-Firdevs Cenneti:
4-Me’va Cenneti:
5-Dârusselam Cenneti:
6-Daru-l Huld Cenneti:
7-İlliyyun Cenneti:
Sizin yeriniz FİRDEVS Cennetidir.
Firdevs:Her türlü meyveyi içeren bahçe, üzüm bağlarının çok olduğu yer. Verimli vadi anlamına gelen, ahiret bahçelerinden birinin adıdır. Yine Firdevs, sarmaş dolaş ağaçların örülü bulunduğu bahçedir.
İşte vâris olup da on adımda gideceğiniz Firdevs cenneti Ebu Hureyre’den gelen iki rivayette şöyle anlatılır:
“Firdevs, Cennet ırmaklarının kaynağı olan dağdır.” (İmam Kurtubi, el-câmi:12/108)
“Firdevs, Allah’tan bir şey istediğiniz zaman FİRDEVS’İ isteyiniz. Çünkü o cennetin ortası ve en yüksek yeridir. Cennetin ırmakları oradan çıkar, onun üstünde Rahman’ın Arşı vardır”.
Demek ki cennet; çeşitli semtlerden veya bölgelerden oluşan yemyeşil ağaçlarla örülü, içinde hiçbir insanın hayal edemeyeceği ni'metlerle donatılmış, orada yaşamayı hak eden sahiplerini bekleyen köşklerle dolu ebedî mutluluk yurdudur. Ama bu semt veya bölgelerden biri var ki, insanın en son ulaşacağı zirve orasıdır. Orası Firdevs cennetidir.
İşte oraya siz vâris olacak ve on adımda Firdevs’teki köşkünüze ebedî yaşamak için yerleşeceksiniz. Evet bunu ben söylemiyorum. Size bu müjdeyi veren; Kur’an-ı Kerim ve Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'dir.
Olayın aslını Hz. Ömer (R.A.) anlatıyor:
“Resûlü Ekrem (s.a.v.)'e vahiy geldiği zaman O’nun yüzünden bal arısının vızıltısı gibi bir ses duyulurdu. Yine bir gün Allah (c.c.) O’na vahiy indirdi. O, bir süre bekledikten ve vahiy hali geçtikten sonra “GAD EFLAHAL MÜ’MİNÛN” un on birinci ayetine kadar okudu ve şöyle buyurdu:
“Kim bu on ayetle amel ederek yaşarsa cennete girer”.
Sonra Rasulullah (s.a.v.) yüzünü kıbleye dönerek:
“Ey Allah’ım bize artır, bize ikram buyur. Bizi hakir kılma. Bize ver. Bizi mahrum bırakma. Bizi tercih et ve başkalarını bize tercih etme. Bizden hoşnut ol ve bizi hoşnut eyle.” diye dua etti.
Abdullah bin Ömer ve İbn-i Abbas (r.a.)'dan da aynı mealde, Rasûlullah (s.a.v):
“Bana on ayet indirildi ki, durumu bunlara uyan cennete girer.” buyurdu şeklinde rivâyet etmişlerdir.
İŞTE SİZİ CENNETE GÖTÜRECEK ON ÂYET
Bu on ayet, Mü’minûn sûresinin ilk on âyetidir ki, sizi on adımda cennete götürecek.
Evet cennete yolculuk başlıyor.
BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHÎM (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla)
1.ADIM: (Mü’minûn:1)
“GAD EFLAHAL MÜ’MİNÛN”( Mü’minler FELAH buldular, kurtuldular.)
EFLAH: İflah oldular/kurtuldular demek olup, her iki dünyada da kurtuluşu ifade eder.
MÜ’MİNÛN: Kadın erkek ikisini de içine alan Rabbanî bir ifâdedir.
Mü’min olmak, bir şeyden emin olmak, kişinin kendisini emniyette hissetmesi demektir.
Kur’anın ifadesiyle söyleyecek olursak mü’min olmak: kadın erkek inanan her insan iman etmekle kendisini dünya ve ahirette, Allah’a emniyet etmiş olmaktadır. Bunun daha Türkçesi; mü’min olan (kadın-erkek) herkes, kendisini C. Allah’ın igortası kapsamına aldırmış demektir.
İşte C. Hak, bu surenin başında buyuruyor ki:
“Bana ve şu prensiplerime inanarak kendisini bana emanet eden kadın-erkek hepsini, ben de kurtaracağım” diyor.
E, sizde iman ettiğinize göre kendinizi C.Allah’ın koruma kapsamına aldırmış oldunuz.sizin için artık endişe yok. Cennete girmek için yola çıkmışsınız yani. Sakın bu yoldan ayrılmayın, ama fazlada sallanmayın, bir adım daha atın.
2.ADIM: (Mü’minûn;2)
“ONLAR Kİ NAMAZLARINI HUŞU İÇİNDE KILARLAR.”
Namazı kılmaya kılarlar da, kılmış olmak için değil huşû (saygı) içinde, C. Allah’ın istediği bilinçte ve biçimde kılarlar. Evet siz namaz deyip geçmiyorsunuz, bu dinin direği, mü’minin miracı olduğuna inanıyorsunuz. O yüzden öyle bir namaz kılıyorsunuz ki o namaz sizi kötülüklerden alıkoyuyor ve sizi “Vay o namaz kılanların haline!” düşürmekten de kurtarıyor.
Huşû (derin saygı) ile namaz kılmak: C. Allah’ın huzurunda olmanın şuuru içinde, bütün azalar (organlar)a bu şuuru hissettirmektir. Namaz bütünüyle zikir, tesbih ve kıraatten oluşan muazzam bir ibadettir. Bir bakıma huşû içinde namaz kılmak; boyun büküp saygıyla ta'zim ve tevazû ile C. Allah’ın karşısında O’nunla konuşmaktır.
İşte, sizi cennete götürecek kaliteli, riyasız (hormonsuz) bir namaz böyle kılınır.
Şimdi gelelim üçüncü adıma.
3.ADIM: (Mü’minûn;3)
“ONLAR Kİ BOŞ İŞLERDEN YÜZ ÇEVİRİRLER.”
Boş işler, yeni tâbirle organize işler…
Gerek insanın kendi şahsını, gerek diğer insanların şahsını ilgilendirmeyecek, işe yaramayacak, boş söz ve davranışların tamamı boş işler demektir. C. Allah bu tür işleri “LAĞV” (yani lağım/pis) işler olarak nitelendirmekte ve cennete gitmek isteyen kimselerin boş işlerle uğraşmaması gerektiğini söylemektedir.
Boş iş, insana günah işleten bütün söz ve davranışlardır. Başka bir ifade ile bütün günah çeşitleri boş işler kategorisine girmektedir. Bunu da iki bölüme ayırabiliriz:
a-Dünyevî Boş İşler: Yani öyle bir söz söylüyorsunuz, öyle bir muhabbette bulunuyorsunuz ki hiç kimseye yararlı olmadığı gibi, bilakis zararlı da olabiliyor. Dedikodu yapmak, insanlar arasında laf taşımak, yalan yere şâhitlik yapmak; çalışmamak, üretmemek; lak-lak edip hâriçten gazel okumak. Futbol sahalarını mabed diye adlandırmak, âdeta taparcasına oralarda nara atmak, küfür edenlerin korosuna katılmak veya alkış tutmak…Ya da günümüzün maalesef bir hastalığı olan, Televole kültürüyle vakit öldürmek bütün bunlar boş işler kategorisindendir
Şüphesiz, bizi Allah(c.c.) kendisine ibadet etmemiz ve imtihan olmamız için yaratmıştır. İbadetin şekli, zamanı ve yeri Kur’an ve Sünnet'le belirlenmiştir. Bizim insan olarak, hele müslüman/mü’nin olarak yapacak çok işimiz var bu dünyada.
b-Uhrevî Boş İşler: Bid’at ve hurafelerle cennete gideceğim diye uğraşıp durmak. Birtakım aslı astarı olmayan, Kur’an ve Sünnet’e uymayan; Cahiliye Arap kültürü, Yahudi ve Hıristiyan Kültürü, Hint Kültürü ve Orta Çağ Batı Kültürlerinin karışımı olan efsaneler ile vakit öldürmek. Yani türbelere çaput bağlamak, mezarlıkları ibadethaneye çevirircesine oralarda yatmak, ibadet etmek, ölülerin ruhundan medet ummak. Filan türbeyi 3 defa ziyaret ettin mi yarım hac sevabı almak… veya kızına koca, damadına iş, oğluna aş, kendisine eş ummak.
Sanki imanın şartlarından biriymiş gibi mutlaka bir futbol takımı tutmak.
Ve sanki Allah’ın kesin bir emriymiş gibi totemleştirilmiş bazı kişilerden birine bağlanmak vs. vs. Bütün bunlar için türbelerde oruç açmak, oralarda sabahlamak uhrevî boş işlerdir.
Halbuki C. Allah, Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yerinde; değil yatır türbesini ziyaret etmenin faziletinden bahsetmeyi, hiçbir Peygamberin bile ne kabrinden ne de türbesinden bahsetmez. Hatta gidin Peygamberlerin mezarını bulun da oralara çaput bağlayın da demez. Buna mukabil, O peygamberlere kafa tutan, Boş İşler (Organize İşler) ile uğraşan toplumları, Allah nasıl helak etti onlara bakın da ibret alın, buyurur. Yani ibret almak, aklınızı başınıza almak bakımından GAVUR harabelerini (mezarlarını) ziyaret edin emrini verir…
Söz konusu Boş İşler, öyle de kalmaz, Allah muhafaza insanı şirke götürerek dinden bile çıkarabilir.
Bakınız Hz. Peygamber(s.a.v.) ne buyuruyor:
“Kim Kur’an’dan başka bir kurtuluş yolu tutarsa, Allah onu saptırır. (Çünkü) O (yani Kur’an), Allah’ın en sağlam ipidir*.”
Kur’an bizim için bir yol haritasıdır ve bizi bu dünyadan öbür dünyaya yolculuğumuz esnasında önümüze bir yol çizmektedir. Bu yolun adı: Sırat-ı Müstegıym’dir. Bu yol, insanı ve toplumları saptırmayan, şaşırtmayan dosdoğru yoldur.
Bu haritayı bize C. Allah vermiştir. Hz. Muhammed(s.a.v.)'in rehberliğinde, O’nun öğretmenliğinde. O bize, söz konusu olan haritaya nasıl bakacağımızı, onu nasıl okuyacağımızı, nasıl yol bulacağımızı öğretmiştir. Yine Efendimiz (s.a.v.)’in bize son vasiyeti Kur’an ve Sünnet'tir.
İşte o yoldan yürümek için bu haritayı takip ediyorsanız. Yukarıda ana hatları ile işaret edilen Boş İşlerle uğraşmıyorsanız önemli bir eşiği daha aşmış, Cennete bir adım daha yaklaştınız demektir. Buyurun dördüncü adım.
4.ADIM: (Mü’minûn:4)
“ONLAR Kİ ZEKATLARINI VERİRLER.”
Zekât, İslamî hayatın olmazsa olmazlarındandır.
Zekât, Kur’an'ın ortaya koymuş olduğu ekonomik denge kanunun resmî yönüdür. Zekât, bir yönüyle iman esaslarından, bir yönüyle ibadet, bir yönüyle ekonomi ve siyasettir.
Peygamber(s.a.v) Efendimiz:
“Zekâtı olmayanın namazı yoktur.” Yani zekat vermeyenin, namazı kabul olmaz buyuruyor.
“Zekât, İslam’ın (kantarı, dengesi) köprüsüdür.” Toplum hayatının ekonomik dengesidir.
Kim bu dengeyi bozacak davranışlara girer, namazı kılar da zekâtı vermez, malını kaçırırsa:
“Ona karşı savaş ilan eder, yakaladığımız anda, o yılın zekâtını tahsil ettiğimiz gibi, ceza olarak malının yarısına da el koyarız.” tehdidinde bulunur Peygamberimiz.
İşin Türkçesi şudur; eğer miras yoluyla veya çalışarak zekât verecek kadar gelire sahip olduysanız ve canınız da cennete gitmek istiyorsa zekâtı vereceksiniz.
Yok efendim, benim babamdan kaldı, ben kazandım, ister verir ister vermem deme seçeneğiniz ya da lüksünüz maalesef yoktur.
Yine Hz. Peygamber Efendimiz:
“Veren el alan elden üstündür.” müjdesiyle çalışarak zengin olanların tembel olanlardan üstün olduklarına vurgu yapmaktadır.
Diyelim ki, bu müjde sizi kamçıladı, tembellik yapmadınız ve gecenizi gündüzünüze katarak çalışıp zekât verenler sınıfında yerinizi aldınız.
Ve diyelim ki, zekâtınızı eksiksiz verdiniz, işte bir adım daha yaklaştınız cennete.
5.ADIM: (Mü’minûn:5)
“ONLAR Kİ IRZLARINI KORURLAR.”
Irz meselesi!
Çok önemli bir meseledir!
Toplumumuzda çok da yanlış anlaşılan veya eksik anlaşılan bir meseledir ırz meselesi.
Irz-namus deyince sadece kadınlar akla gelir nedense. Peki erkekler için böyle bir mesele yok mudur?
Allah var diyor. Hattâ kadınlardan önce erkeklerin ırzını korumalarını söylüyor Allah. İsterseniz Nur Suresi (30-31.) ayetlerine, Kur’an-ı Kerim'i açın da bir bakın. Bakın bakalım Allah(c.c.) hangisini öne alıyor?
Kadınlar namussuzluk yapınca ahlaksızlık oluyor, erkekler yapınca olmuyor. Doğu'da, Güneydoğu'da, zinaya bulaşan kadınlar kızlar, IRZ-NAMUS belasına katlediliyor, aynı bölgede aynı pisliğe bulaşan erkekler, töre cinayetinde öldürülmüyor. Yani aynı suçu işleyen kadına ölüm cezası, erkeğe ise kınama cezası veriliyor.
Kur’an'da ve Sünnet'te böyle bir ceza öngörülmemiştir. Kur’an'da açık olan, evli bekar, erkek kadın kim olursa olsun cezası; “Mi’ete Celdetün” 100 değnektir.
İşte kadın olsun erkek olsun, kim cennete gitmek istiyorsa ırzını koruyacaktır.
Yok kendisi hovardalık yapıp, âlemin ırzını koruma adına namus bekçiliği yapanlar ve namus adına cinayet işleyenler cennete giremezler.
Gerçi sizin böyle bir sorununuz yok, siz işi bilenlerdensiniz ve emin adımlarla cennete doğru ilerliyorsunuz. 5. adımı da geride bıraktınız, buyurun işte 6.adım.
6.ADIM: (Mü’minûn;6)
“ONLAR Kİ ANCAK EŞLERİNE VE SAHİP OLDUKLARI CARİYELERİNE KARŞI MÜNASEBETLERİ MÜSTESNADIR; ÇÜNKÜ BUNLAR KINANMAZLAR.”
Sizin için en kolay adım bu olsa gerek.
Çünkü artık dünyada savaş esiri olarak yakalanıp, esir pazarlarında, öyle cariyeler falan satılmıyor. Cariyelik sistemi eski asırlarda savaş hukukunun ortaya koyduğu bir husustu. Söz konusu bu âyetler nazil olduğu dönemlerde, acımasızca devam eden bir sistemdi.
İslâm, kölelik ve cariyeliği tedrici (kademeli) olarak kaldırmıştır. Sonra dünya milletleri de hukuken buna uymuş ve artık kölelik ve cariyelik dünyada kalmamıştır.
Ancak bugünkü yapılan tecavüzler, işkenceler ve katliamlar, hiçbir hukuka ve vicdana sığmayan caniliklerdir…
Burada siz cennet yolcularını ilgilendiren husus şudur:
Kadın olsun erkek olsun, nikahlı eşiyle helalından birlikte oluyor. Başka yolardan (gayrimeşru yollardan) arayışlara girmiyor.
Zaten siz meşru yoldasınız. Gayrimeşru numaradan bir işiniz yok. Şaşıp yanılarak bir hatanız olduysa bile tövbe edip pişman oldunuz. Allah’ta sizi affetti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edendir. O, Kur’an-ı Kerim’de:
“Tövbe eden inanan ve faydalı işler yapan kimse, kurtuluşa erenler arasında bulunur.” (Kasas:67) ve yine:
“Kim bir kötülük işler veya kendine yazık eder de, sonra Allah’tan af dilerse Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur.” (Nisa:110) buyurur.
Ne mutlu size!
Hadi yola devam.
7.ADIM: (Mü’minûn;7)
“ŞU HALDE KİM DE BUNLARDAN ÖTESİNİ ARASA, İŞTE ONLAR SINIRI AŞANLARIN TÂ KENDİLERİDİR.”
Şimdi yukarıdaki 5 ve 6. maddelerde C. Allah kırmızı sınırlar koymuştu. Bu sınırlar ahlakî sınırlardır. Onları zaten yukarıda açıklamaya çalıştık.
Sınır ihlaller her zaman insanlığın başına bela getirmiştir. Siz, zaten sınırları aşmak bir yana zorlamadan dost doğru gitmek, Firdevs cennetine vâris olmaya uğraşıyorsunuz. Sınırı aşmak sizin işiniz değil. Cennet yolcusunun böyle bir sorunu yoktur.
Siz en iyisi, 8. adımı atmak için harekete geçin.
8.ADIM: (Mü’minûn;8)
“ONLAR Kİ EMANETLERİNE VE VERDİKLERİ SÖZLERİNE RİÂYET EDERLER.”
İnsanların en çok riâyet etmeleri (uymaları) gereken İlahî bir kuraldır bu. Ne ki, insanların en az uydukları ve ihlal ettikleri yine bu prensiptir.
Anladım sizin bu kuralı ihlal edecek bir davranışınız yok tamam.
Ancak dünyadaki Müslümanların ve İslam devletlerinin rezil olmalarının asıl sebebi, söz konusu olan bu emanet etmeme ve ahde vefa (sözünde durmama) göstermeme hastalığıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, neredeyse küresel bir virüs gibi bütün İslam dünyasını sarmış vaziyettedir.
Bu hastalık, münafıklıktır, riyakârlıktır.
Bu hastalık, yalancılık, dolandırıcılık, sahtekârlıktır.
Bu hastalık, adaletsizliktir. Zulümdür. Daha say sayabildiğin kadar…
Halbuki, bir Müslümanın değil Mümin kardeşine karşı sözünde durmaması veya Mümin kardeşinin malına ihanet etmesi, düşmanına bile ihanet içinde olamaz.
Çünkü C. Allah savaş halinde bile düşmanla yapılan antlaşmalara mutlaka uyulması gerektiğini emretmektedir. Öte yandan yine Allah:
“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size bununla çok güzel öğüt veriyor. Allah işitendir, görendir.” (Nisa:58) buyuruyor.
Yani bir yerde bu prensip bozuldu mu, kişilerin de toplumların da ROT-BALANSI bozuldu demek. E, rot balansı bozuk bir arabayla kim yola gider. Yahut civataları gevşeyip yalama haline gelmiş, her tarafı dökülmüş bir araç insanı nereye kadar taşıyabilir ki? Bu gidişat akıllı bir gidişat olmasa gerek…
Zaten cennet; aptalların, akılsızların, sahtekârların, sözünde durmayanların, emanete riâyet etmeyenlerin yeri değil ki. Cennet, akıllı insanların gideceği yerdir.
Yani sizin yeriniz. Siz oraya vâris olmak için yoldasınız, yola devam ediyorsunuz.
Zaten ne kaldı şunun şurasında. Buyurun 9. adım.
9.ADIM: (Mü’minûn;9)
“ONLAR Kİ NAMAZLARINDA DEVAMLIDIRLAR.”
Zaten siz namazı, Allah emrettiği için dinin direği bildiniz ve huşû içinde kıldınız/kılıyorsunuz da. Allah’la konuşurcasına derin bir saygı içinde kılıyordunuz. Ve devamlı kılıyordunuz.
Yok öyle, haftada bir, ayda yılda bir iki, yahut onun bunun yanında ayıp olmasın diye, gösteriş için kılmıyordunuz ki… adam gibi gününde ve vaktinde devamlı kıldınız.
Daha fazla uzatmaya ne hâcet.
Evet yola namazla başladınız, namazla bitirdiniz.
Nihayet yolun sonuna geldiniz.
Haydi geçmiş olsun. Şimdi Firdevs cennetinin önündesiniz.
Buyurun. Son iki adım.
10-11.SON ADIM; İKİ BASAMAK BİRDEN: (Mü’minûn; 10-11)
“İŞTE ONLARDIR, VÂRİS OLACAK OLANLAR.”
“VE ONLAR, FİRDEVS CENNETİNE VÂRİS OLAN BU KİMSELER, ORADA EBEDÎ KALACAKLARDIR.”
İşte cennete girmek, bu kadar basit.
Ne gerek var efendim onun bunun elini öpmeye.
Ne gerek var sağda solda tapılmaya.
Ne gerek var, kıyıda bayırda, karanlık dehlizlerde cennete girmek için yollar aramaya.
İşte, yol belli yordam belli.
Cennetin sahibi diyor ki:
“Eğer cennete girecekseniz, bu güzergâhı takip edin, gelin cennete girin.” buyuruyor.
İşte, siz bunu başardınız.
Yok, içinizde henüz yolda olanlar ya da yola yeni çıkacak olanlar var ise; elinizi çabuk tutun, adımlarınızı hızlı atın.
Cennet sizi bekliyor.
Sözlerimin sonunda Ramazan ayınızın hayırlara vesile olmasını temenni ederim.
GEZGİN
(a.i.b.)
14.07.2010
Wuppertal/Almanya
|